Sinema, dizi ve sahne emekçilerinin örgütlenme ve hak arama mücadelesi memleketin demokratikleşme mücadelesine çok benzer, benzetme absürt gelebilir ama mehter marşı gibi iki ileri bir geri. Kimi dönemler kısmi ilerlemeler olsa da 1952’den bu yana kangren hale gelmiş en temel sorunlar ne yazık ki aşılabilmiş değil, bugün hâlâ en temel sorunlarımız; uzun çalışma saatleri, ücretlerin zamanında ödenmemesi, güvencesizlik ve işçi olarak görülmemek, sendikal mücadelede bile hâlâ işçi sınıfının bileşeni olarak görülmemek. Bu alanda örgütlenmeye çalışan sendikalar ve dernekler toplumsal mücadelenin bir parçası olarak görülmeyince hem alandaki örgütlenmeler zayıf kalıyor hem de bu alanda çalışanlar arasında sınıf bilincinin gelişmesi zorlaşıyor.
Sine-Sen, kurulduğu günden bu yana Türkiye’de kültür-sanat alanında emeğin adını koyan, emekçileri özne haline getiren ve örgütlü mücadelenin yolunu açan tarihsel bir mücadele odağı olmuştur.48 yıl boyunca Sine-Sen; sinema emekçilerinin güvencesizliğe, kayıt dışı çalışmaya, sansüre, uzun ve belirsiz çalışma sürelerine, düşük ücretlere ve baskılara karşı verdiği mücadeleyle, kültür-sanat alanında sendikal mücadelenin mümkün ve gerekli olduğunu göstermiştir. Bu tarihsel birikim, emeğin görünmez kılındığı bir alanda sınıf bilincinin ve dayanışmanın inşa edilmesi bakımından büyük bir önem taşımaktadır.
Sine-Sen yürüttüğü mücadeleyle; yalnızca sinema emekçilerinin değil, sanatın özgürleşmesi, ifade özgürlüğünün korunması ve toplumun demokratikleşmesi açısından, sansüre karşı ortak bir duruş oluşturmak için de mücadele ediyor. Ayrıca iktidarın fiilen oluşturduğu ve “kara liste” denilen, muhalif sanatçıları, set emekçilerini fişleme girişimlerine karşı hem bakanlık hem de kamuoyu nezdinde adımlar atmış, bu alanda var olan dernek ve sendikalar ile birlikte birçok girişimde bulunmuştur ve bulunmaya devam ediyor.
Kaynağını emeğin yüce değerinden, gücünü işçi sınıfından alan Sinema Emekçileri Sendikası demokratik, sermayeden ve iktidarlardan bağımsız bir sınıf ve kitle örgütü olarak; evrensel temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmayı, uluslararası antlaşmalara, sinema çalışanlarının haklarını geliştiren ve koruyan sözleşmelere ve Uluslararası Çalışma Örgütü kararlarına dayalı sendikal hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşama geçirmeyi, geliştirmeyi, çalışma ve yaşama koşullarını uygar ve çağdaş düzeye ulaştırmayı hedefler.
Uluslararası sendikal dayanışma içinde, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeyi arttırıcı her türlü bilimsel çalışmaya öncelik tanıyarak, işçi haklarına örgütlülük bilinci ile sahip çıkmayı ve bu bilinç temeli üzerinde kalıcı sonuçlara ulaşmayı, işçi sınıfı ve emekçi halka yönelik her türlü zulüm, sömürü ve baskıya dayalı tüm rejim ve dikta yöntemlerine karşı mücadele etmeyi, çağdaş ve demokratik yöntemler yoluyla sınıfsal ve toplumsal kalkınmayı hedef alan bir mücadeleyi sürekli kılmayı işçi sınıfı ve çıkarlarının genel yönetimde söz ve karar sahibi olunduğu bir demokrasi ortamında geliştirilebileceğinin bilinci içinde, üyelerinin ekonomik, demokratik, akademik, sosyal, hukuksal ve kültürel çıkarlarını kazanmayı, korumayı ve geliştirmeyi temel ilke edinen bir sendikadır.
Sinema ve genel olarak tüm güzel sanat dallarındaki sansür ve antidemokratik uygulamaların kaldırılarak, gerekli özgürlük ortamının sağlanması, özerk bir statüye sahip, onurlu bir sinemanın kurumlaştırılması ve gerek sinema emekçilerinin ve gerekse sinema ve güzel sanat dallarının ülke içinde ve dışında saygınlığının arttırılması için mücadele ediyoruz.
Sinema ve tüm güzel sanatlar endüstrisinin yabancı ülkelere olan bağımlılığının ortadan kaldırılmasını ve bütün güzel sanat dallarının ulusal değerlerimiz, ürünlerimiz ve halk kültürü ile bağları sağlanarak özgürce geliştirilmesini temel amaç sayar. Bu amacı gerçekleştirmek için: Irk, cins, inanç, din, mezhep, dil ve düşünce ayrımı gözetmeksizin tüm işçilerin işyerlerinde, işkollarında, ulusal ve uluslararası düzeyde birlik ve dayanışmasını sağlamayı, tüm sendikal çalışmalarda işçilerin söz ve karar sahibi olmasını, sendikal demokrasinin ve demokratik hukuk düzeninin egemen kılınmasını çalışmalarında temel ilke sayar.
SORUNLAR ORTAK, MÜCADELELER AYRI
Sine-Sen, sinema, dizi ve sahne emekçilerinin mücadelesinin parçalılığına karşı birlikte mücadele etmeyi, tek çatı altında yan yana sanat emekçilerinin çeşitli katmanları arasında herhangi bir hiyerarşi oluşmadan, oluşturmadan birlikte örgütlenmeyi savunur.
Sine-Sen sanat emekçilerinin yan yana örgütlenme, birlikte mücadele etmesini temel ilke edinen tek sendika diyebiliriz. Sanat emekçilerinin çeşitli katmanlarının bir arada olabileceğini, bu birlikteliğin, ortak mücadele düzlemini kurabilen geçmiş deneyimler ışığında set ortamının tamamını dönüştürme ve güvencesizliğe karşı ortak bir mücadele hattı kurma konusunda çeşitli kazanımlar sağlayabileceğini biliyoruz.
Sanat emekçilerinin parçalılığı, çeşitli mesleki ayrımlar bu alanda bugün örgütlenme konusunda yaşadığımız en büyük sorunlardan biri. Her bir birimin farklı yapılar halinde parçalanması talepleri ortaklaştırma, birlikte harekete geçme konusunda zorluklar doğurmakta. Burada kimi zaman bürokrasi yada kimi örgütsel kaygılar devreye girmekte. Oysa bugün hangi birimde çalışıyor olursa olsun tüm set emekçilerinin bir bütün olarak oyuncusundan, ışıkçısına, sanat ekibinden, kurgucusuna hatta çaycısına kadar hepsinin pek çok devasa ortak sorunu var: Günde 14-16 saat bazen 24 saat kesintisiz çalışma, güvencesizlik, düşük ücret, zamanında ödenmeyen ücretler, serbest meslek makbuzu (SMM) ile çalışmaya zorlanmak, alınmayan iş güvenliği önlemleri, mobbing, işyerlerimiz olan setler yasal mevzuatta “tehlikeli iş sınıfı” olarak tanımlansa bile buna uygun bir çalışma sisteminin, denetimin olmaması.
MODERN TAŞERONLUK SİSTEMİ: SMM
Buna karşın bugün oyuncuların, kurgucuların bazı projelerde neredeyse tüm set işçilerinin çalışma yaşamı fiili durum ile hukuki tanım arasında ciddi çelişkiler barındırmakta. Oyuncular ve SMM ile çalışan diğer emekçiler, işverenin emir ve talimatlarıyla çalışsalar da uygulamada serbest meslek makbuzu kesmeye zorlandıkları için işçi olarak kabul edilmemekte (esnaf yada kuryeler gibi), iş kanunun sağladığı temel güvencelerden yararlanamamakta. Özetle SMM ile çalışmaya zorlama işverenin sorumluluktan kaçtığı bir modern taşeronluk sistemidir.
İster oyuncu olsun ister set işçisi arada adlandırma ve kaşe ücretleri dışında hiçbir fark yok. O yüzden ortak örgütlenme ve ortak mücadele bizim için vazgeçilmez bir ilke.
2010 ile 2012 yılları arasında yapılan eylemler bize bunun imkân ve olanaklarını göstermekte. “Yerli dizi, yersiz uzun” sloganıyla Senaryo Yazarları Derneği ve Sine-Sen’in çağrısı ile başlayan eylemler hem sektörün tüm bileşenlerini hem de seyirciyi harekete geçirmeyi hedefleyen eylemler olmuştur. Bu deneyimler sanat emekçilerinin bugün nasıl bir yol ve örgütlenme izlemeleri gerektiğini göstermektedir.
Sinema, dizi ve sahne emekçilerinin çalıştırılma biçimlerinden kaynaklı yukarıda değindiğimiz üzere, serbest meslek makbuzu kesmeye zorlandıkları, SMM kesmek istemeyenlerinse iş bulmakta zorlandığı yada iş verilmediği bir durum var. Yani zoraki olarak SMM kestiği için işçi sayılmayan bir işçi kesiminden bahsediyoruz. Belirli süreli işler olduğu için film, dizi yada sahne projeleri bitince sigorta da bitmiş oluyor. Sendikamıza üyelik yapılmış olsa bile yeni bir işe giriş yaptığında çalıştığı işyeri NACE kodunu farklı bir işkoluna tanımladığında üyelik otomatik olarak düşüyor. Üyelik çalışması bizim için dipsiz bir kuyu gibi, her yeni projede sil baştan yapmak zorunda kalıyoruz, o yüzden resmi üyelik sayılarımız çok düşük. Bugün 2025 temmuz istatistiğinde 250 üyemiz görünmekte. Bu gerekçe ile bizler de bu döngüyü kırmak için fiili üyelik yapmak zorunda kalıyoruz, üyelerimizin çoğunluğu fiili üyelerden oluşmakta. Üye bileşeni ise sektörün çeşitli kesimlerinden oluşmakta; tiyatro emekçilerinden yönetmenine, oyuncusundan ışıkçısına, kurgucusundan sanat ekibine, set emekçilerinin bütününü kapsamakta.
10 NO’LU TORBA İŞ KOLU VE MAĞDUR EDİLEN 4,5 MİLYON İŞÇİ
2012 yılında Sendikalar ve Toplu İş Kanunu(6336) yürürlüğe girdiğinde, sendikal hakların Avrupa standartlarına yaklaşacağı iddiası ile pazarlanan yasal düzenlemeler bizde olduğu gibi birçok işçinin iş kanunundan doğan haklarını kullanılamaz hale getirdi. İşkolu barajı hâlâ sürmekte. Yetki tespitinin bürokratik bir sürece bağlanması, grev hakkının geniş erteleme yetkileri ile zayıflatılması, toplu pazarlık sürecinin ağır koşullara tabi kılınması, özellikle bizim işkolumuz gibi süreksiz ve parçalı çalışma biçimleriyle çalışan işçiler için bu hakkın tamamen ortadan kaldırılması demek.
Son 20 yılda, sendikalı işçi oranı %60’lardan, %14’lere düşmüştür. Daha önce ayrı olan Güzel Sanatlar iş kolumuz, 1980 darbesi sonrasında birçok farklı iş kolu ile birleştirildi. Küçük sektörlerin aşamayacağı sendika barajları getirildi ve böylece toplu sözleşme hakkımız fiilen elimizden alınmış oldu. Bugün bağlı bulunduğumuz 10. işkolunda 4,5 milyon işçi bulunmaktadır. Toplu Sözleşme yapabilmek için %1’lik üye barajını geçmek yani 45 bin üyeye sahip olmak gerekmektedir. Oysa ki Güzel Sanatlar İşkolunda o kadar işçi bulunmamaktadır. Toplu sözleşme hakkımızın olmayışı sendikal hareketimizi kısmen etkisiz bırakmıştır. 2013 yılında sendikalara üyelik koşulları değiştirilerek, aktif sigortası olmayan emekçilerin sendika üyesi olması engellendi. Proje bazlı çalışmaların yaygın olduğu bir sektörde faaliyet göstermemiz nedeniyle üye sayımız azaldı, sendikal gücümüz zayıflatıldı. Oysa 2012’de üye sayımız 2500’leri bulmaktaydı. Bugün 10 No’lu iş kolunda bulunan 4,5 milyon işçi sendikal haklardan ve toplu sözleşme hakkından yararlanamamakta.
Bu durum, bizim için ciddi ve yapısal bir sorun teşkil ediyor. 10 No’lu işkolunda toplu iş sözleşmesi yapmak için yaklaşık 45 bin üyeye ihtiyaç duyulurken kültür-sanat alanındaki fiili çalışan sayısı en iyimser tahminle 20 bin civarında. Yani sektördeki herkes sendikaya üye olsa bile bu barajı geçmek mümkün değil. Torba işkolu nedeniyle 4,5 milyon işçiyle aynı kategoriye hapsedilmek sinema emekçisinin sesini istatiksel olarak boğmak demektir.
Torba iş kolu dediğimiz10 No’lu iş kolundaki sendikalar ile birlikte çeşitli çalıştaylar yaptık, bu çalıştaylardan çıkardığımız sonuçlar ile Çalışma Bakanlığı ve Sendika Konfederasyonları ile görüşmeler sağlandı. Torba iş kolunun 4,5 milyon işçinin sendika ve toplu sözleşme hakkının gasp edilmesi demek olduğunu tüm yönleri ile ortaya koymamıza rağmen Bakanlık topu taca atmayı tercih etti. “Önce konfederasyonlar anlaşsın, bu anlaşma sağlandıktan sonra biz bakanlık olarak üstümüze düşeni yaparız,” denildi. DİSK dışında hiçbir konfederasyon buna yanaşmadı ve sonuç olarak bu yüzden 4,5 milyon işçi mağdur.
Sinema Emekçileri Sendikası olarak fiili gücümüzle setlerdeki örgütlülüğümüze bağlı olarak hem iş kanunundan doğan haklarımızı hem de uluslararası sözleşmelerden doğan haklarımızı hayata geçirmek için yapımcılar ile görüşmeler yapıyor, görüşmelerden sonuç alamadığımız durumlarda fiili gücümüzü harekete geçiriyoruz. Çalışma Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Kurumu nezdinde girişimler ile kısmen de olsa üyelerimizin birçoğunun mağduriyetini giderebiliyoruz.
Önümüzdeki dönem de benzer girişimlerimizi hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk ve sendikalar nezdinde sürdürmeye devam edeceğiz.
Sadece oyuncular değil sektördeki birçok çalışan SMM kesmeye mecbur bırakıldığı için işçi sayılmamakta. Mesleğimiz yaratıcı sanat olmasına rağmen belirli süreli çalışma ve proje bazlı iş olmasından kaynaklı, işçi statüsünde görünmüyoruz. Buna ilişkin düzenlemeler yapılmadıkça bu alanın hak kaybının önlenmesi zor. Bir başka sorunda özellikle oyuncu arkadaşların büyük bir kısmının kendini işçi olarak görmemesi. Bu, diğer set işçileri ile kader birliği yapmalarını, ortak hareket etmelerini sağlamakta zorluklar yaratıyor. Elbette bu alandaki sınıf eksenli bir bakış ve örgütlenmenin eksikliği ile bugün iktidarın yarattığı korku ikliminin, oluşturulan fiili kara listelerin katkısıyla örgütlenmeden kaçışı da hesaba katmak gerekir.
TEKELLEŞME ASLINDA BİR SONUÇTUR
Rekabet Kurulu’nun bazı yapım şirketleri ve cast ajanslarının tekel oluşturması hakkında başlattığı soruşturma sonrası birçok iddia ortaya atılmış ve magazinsel boyutu nedeniyle medyada geniş yer bulmuştu. Dizi sektörümüz, dünya çapında önemli bir yere sahip olmasına rağmen, özellikle Çalışma Bakanlığı’nın yeterince denetim yapmaması sebebiyle, hak ihlallerinin en sık yaşandığı alan haline gelmiştir. Dünya dizi ihracatında 3. sırada olan ülkemizin, 2025 yılında ihraç geliri 1 milyar doları aştı. Bu büyük gelirden pay alma yarışı içinde olan ve bugün birbirini suçlayan tekelleşmiş yapıların sadece bir konuda ortak olduklarını söyleyebiliriz: Bu büyük gelirin en önemli üreticisi olan film emekçilerinin haklarına çökmek.
Denetimsizlik sonucu adeta hukukun askıya alındığı setlerde her türlü zorlu sürece rağmen işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışan film emekçileri, bu tekelci yapılarla karşı karşıya kalmakta, buna itiraz eden emekçiler ise, kara listeye alınıp adeta sektörün dışına itilmektedir. Tekelleşmeye karşıymış gibi yapan siyasi iktidarın bu konuda ne kadar mahir olduğu TRT işlerine bakılarak görülebilir. Ayrıca, reyting sistemi ve politik sansür biçimleri ile sanatın ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması sonucu tüm film sektörü dar bir kalıba sokulurken, tekelci yapılar kendi kurdukları ilişki ağının bozulmaması için statükoya uygun davranarak, sektörün yaratıcı dinamiklerini yok eden ve gelişimini engelleyen bir pozisyonu da üstlenmişlerdir. Bugün sektörün öncüsü olarak bilinen ve milyon dolarlar kazanan şirketler, tüm bu kirli ilişkilerden ve hak ihlallerinden azade değillerdir. Bu büyük zenginlik ve başarı hikâyesinde film emekçilerinin hakları vardır. Hak ihlalleri vardır. Verilmeyen telifler, fazla mesailer ve ödenmeyen sigorta primleri vardır. Enflasyon altında bırakılan ücretler vardır. Haftalık ücret yerine, kanuna aykırı bölüm başı ücret dayatması vardır. Evet, sektörde tekelleşme tartışmaları yapılıyor, ki tartışılması da gerekir ama tekelleşme aslında bir sonuçtur. Bu sonucu doğuran sebepse, kişiler ve kurumlar değişse de değişmeyen/değiştirilmeyen, denetlenmeyen sistemin kendisi. Tartışmamız gereken esas mesele de bu. Bizi çözüme götürecek doğru tartışmayı yapamazsak, tekelleşme yalnızca el değiştirir.
KELEPÇE SÖZLEŞMELERVE ÖDENMEYEN TELİFLER
Kelepçe sözleşmeler sektörde, özellikle oyuncuları uzun yıllar boyunca bir yapım şirketine, dijital platforma veya menajerlik ajansına bağlayan, tek taraflı ve ağır yükümlülükler içeren sözleşmeler için kullanılan bir terimdir. Bu tür sözleşmeler, oyuncuların mesleki özgürlüğünü kısıtlayarak onları sözleşmeye mahkûm eder. Oyuncu, belirli bir süre boyunca (bazen beş veya yedi yıl) sadece sözleşme yaptığı yapım şirketi veya platform için çalışmak zorunda bırakılabilir. Bu sürede başka projelerde yer alması ya tamamen yasaklanır ya da yapımcının izniyle mümkün olur. Oyuncular genellikle uzun vadeli sözleşmeler imzaladığı için güncel piyasa koşullarına göre düşük ücretlere mahkûm edilebilir. Sözleşme süresince artan popülerlik veya yetkinliklerine rağmen daha iyi teklifler almaları engellenebilir.
Yapımcılar veya menajerlik şirketleri, sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebilirken oyunculara aynı hak tanınmaz. Oyuncu, sözleşmeyi feshetmek isterse yüksek tazminatlar ödemek zorunda kalabilir. Kelepçe sözleşmeler birçok oyuncu için mobbing aracı haline de gelebiliyor. Sözleşmenin dayattığı şartları kabul etmeye zorlandıklarında, itiraz ettiklerinde ya da ayrılmak istediklerinde “kara listeye alınma” tehdidiyle karşılaşabiliyorlar.
Sendika olarak bu tür sözleşmelerin sınırlandırılması, daha adil sözleşme standartlarının belirlenmesi ve oyuncuların haklarını koruyacak mekanizmaların oluşturulması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Oyuncuların bilinçlenmesi, sözleşmelerini detaylı incelemeleri ve hukuki destek almaları bu noktada büyük önem taşıyor. Ancak bazı sözleşmeler, fesih sonrası bile oyuncuların belirli bir süre başka yapımlarda veya başka menajerlerle çalışmasını yasaklayabilir. Biz Sine-Sen olarak kelepçe sözleşmelerin yasadışı olduğunu söylüyor ve bir an önce yasaklanmasını talep ediyoruz.
Telif hakları konusunda sendikaların eli kolu bağlanmış durumda. Türkiye’de bu konuda Senaristbir bir meslek örgütü olarak çalışma yürütmekte. Ancak iç hukukta sanatsal meslek icra edenlere yönelik hiçbir düzenleme bulunmamakta ve bu boşluk yapım firmalarının kârlarına kâr katmasını sağlarken ürünü yaratan ve o ürünün sahnelenmesini sağlayan sanat emekçilerinin haklarını yok saymakta. Bugün daha çok meslek örgütlerinin uluslararası paydaşları ile yapılan anlaşmalar ile dolaylı olarak telif elde edebilmekte. Sendika olarak telif ile ilgili emsal oluşturması için açmış olduğumuz örnek bir dava bulunmakta, bu davanın lehimize sonuçlanmasını bekliyoruz.
YAPAY ZEKA KONUSU İNSAN EMEĞİNİ KORUMA MÜCADELESİDİR
Günümüzde yapay zekâ temelli üretim araçlarının hızla yaygınlaşması, oyuncuların, yüzü, sesi, bedeni ve performansına ait verilerin izinsiz çoğaltılması, dönüştürülmesi ve yeniden kullanılması riskini de beraberinde getiriyor. Bu durum dijital üretim süreçlerinin ve veri haklarının yeniden ele alınmasını, kişisel verilerin kullanımının bu alana yönelik yeniden düzenlenmesini zorunlu kılıyor. Senaryo yazımından kurguya kadar birçok alanda yapay zekâ artık aktif. Ancak bu araçların yaratıcı emeğin önüne geçmemesi için acil olarak yeni yasal düzenlemeler yapılmalı. Yapay zekâ sektörde birçok branşın oyuncusundan setçisine, kurgucusundan senaristine verdikleri emeği bedava veriye dönüştürecek. Bu yüzden yapay zekâ konusu insan emeğini koruma mücadelesidir aynı zamanda.
Yapay zekâ, sadece bir araç değil; aynı zamanda ideolojik bir anlatıcıya dönüşebilir. Hangi verilerle beslendiği ve hangi hikâyeleri görünür kıldığını üzerine kafa yormak, sanatı bir toplum mühendisliği aracına dönüştürme riskini de barındırdığını bilmek ve buna göre sadece sinema alanında değil tüm düşünsel, görsel üretim alanlarının bu konuda ortak hareketini de düşünmek zorundayız. Teknoloji her zaman hayatımızın bir parçası oldu. Ancak yapay zekâ, emek süreçlerini ciddi şekilde dönüştürüyor. Bu dönüşümde sinema emekçisinin haklarını korumak her zamankinden daha önemli.


