İklim Adaleti Forumu’na katıldık.

Antalya ve İstanbul Baroları tarafından düzenlenen İklim Adaleti Forumu’na davetli olarak katıldık.

İstanbul Barosu salonunda gerçekleştirilen forumda sendikamız adına YK Üyemiz Gürşat Özdamar bir konuşma gerçekleştirdi.

Nehri de alamaz ya!

 

Sinema Emekçileri Sendikası’nın bir üyesi olarak, emeğin sömürülmesine karşı çıktığımız gibi, üzerinde nefes aldığımız, hikayeler anlattığımız, setler kurduğumuz dünyanın, içinde yaşadığımız doğanın insafsızca sömürülmesine de karşı çıkmak temel sorumluluğumuzdur. Çünkü emek mücadelesi, yaşam mücadelesinden ayrı düşünülemez.

 

Ekolojik dengenin hızla yok edildiği, derelerin HES projeleriyle kelepçelenip satıldığı ve iklim krizinin kapımıza dayandığı bu çağda; sinema endüstrisinin bu yıkımdaki payına değinmek istiyorum.

 

Belki son zamanlarda duydunuz, yeşil setler kavramını duymuşsunuzdur. Setlerde tek kullanımlık plastik tabak çatal bardakların kulanımını sınırlandırmayı, dekorlar yapımında kimyasal değil de doğal malzemelerin kullanımı, jeneratör yerine güneş enerjisi ve aydınlatmada led kullanımı gibi…

 

Bunlar elbette olmalı. ancak benim burada yapacağım konuşmada dikkatinizi başka noktalara çekmek istiyorum.

 

Birincisi, kameralarda ve teknik ekipmanlarda kullanılan devasa miktardaki plastik malzemeler, üretim aşamasında su kaynaklarımızın yok edilmesine neden oluyor.

 

Ben şöyle söyleyeyim, siz tahmin edin, 1 litrelik bir plastik su şişesi üretimi için yaklaşık 3 litre su tüketiliyor. Ayrıca atık sular da ayrı bir tehlike yaratıyor elbette.

 

kameralardaki çipler, görüntü sensörleri, işlemci ve anakartların yapımında altın gümüş paladyum gibi değerli metaller kullanılmakta.

 

Çekimler boyunca kullandığımız Lityum-İyon pillerin geri dönüşüm maliyeti oldukça yüksek olduğu için neredeyse hiçbir zaman geri dönüştürülemiyor. En iyi ihtimalle toprağa gömülen bu zehirli atıklar, yüzyıllar boyunca toprağı, yeraltı sularını ve canlı yaşamını zehirlemeye devam ediyor.

 

standart alkali piller ton başına 3000 dolar geri dönüşüm maliyeti var, lisanslı depolarda toplanmalı, ayrıştırılmalı, Alkali maddelerin nötralizasyonu ve metallerin saflaştırılması süreci pahalıdır. bu tesisi kurmanın bedeli 500 bin doları bulabiliyor.

 

Teknolojinin gelişimiyle gurur duyduğumuz, sinemada devrim yarattığını söylediğimiz bilgisayar sistemleri ve yapay zekâ teknolojileri de bu madalyonun diğer yüzünü oluşturuyor. Bugün yapay zekâ tabanlı görsel üretimler ve karmaşık post-prodüksiyon süreçleri, devasa bir enerji tüketimine ihtiyaç duyuyor. Bu sistemleri beslemek için harcanan elektrik, küresel ısınmayı doğrudan hızlandırıyor.

 

Bu kontrolsüz enerji açlığı yüzünden, ülkemizin ve dünyanın dört bir yanındaki akarsular, dereler HES (Hidroelektrik Santrali) projeleri yapmak adına şirketlere satılıyor. Doğanın kılcal damarları olan o nehirler kurutulurken, köylülerin, hayvanların ve ağaçların yaşam hakkı ellerinden alınıyor. Kapitalist üretim çarkı, sinemanın dijital iştahını doyurmak için doğayı yağmalıyor.

 

Burada bir filmden söz etmek istiyorum. Yürek Yarası. 1982 yapımı olan bu filmin yönetmeni Orhan Elmas. Senaryosu ise Memduh Ün’e ait. Oyuncuları geçen günlerde kaybettiğimiz Kadir İnanır, Serpil Çakmaklı Aliye Rona, Bülent Bilgiç ve Reha Yurdakul gibi isimlerden oluşuyor.

 

Filmde bir nehir üzerinde salcılık yaparak insanları bir kıyıdan diğerine taşıyarak geçimini sağlamaya çalışan Davut (Kadir İnanır), aynı köyden Zeynep’e (Serpil Çakmaklı) yanıktır. Zeynep ise ağanın oğlu Cemşiroğlu Mustafa’ya (Bülent Bilgiç).

Burada elbette bütün filmi anlatmayacağım, yalnızca Davut ile annesi (Aliye Rona) arasında geçen bir konuşmanın olduğu sahneyi sizlere aktarmak istiyorum:

  • Üzeyir’in düğünü cumayaymış, ya seninki?
  • Ee, kısmet!
  • Kısmetmiş! Mürvetini görmeyen bir ben kaldım. Torunlarımı sevip okşamadan gelip gideceğim. Sen o nehrin ortasında salınıp durdukça!
  • Nehir iyidir ana, berekettir.
  • Bereketi tarlası olana oğul. Seninki boş gayret. Cemşiroğlunun aklına eserde salı alıverirse bir gün?
  • Nehri de alamaz ya!

 

O yıllarda herşeye sahip olabilen ağanın nehire de sahip olabileceği akla gelmiyordu şüphesiz. Ama günümüzde en küçük dere varıncaya kadar tüm sular sahiplenildi, doğada serbestçe akan sular plastik şişelere girdi, birilerinin zenginliğine zenginlik katarken, bu durum ekolojik sistemi de tahrip etti.

 

Bu gidişatı değiştirmek bizim elimizde. Bir sinema sendikası olarak hem üretim pratiklerimizi hem de anlattığımız hikayeleri dönüştürmek zorundayız. Setlerimizi “yeşil set” standartlarına ulaştırmak, plastik kullanımını sıfırlamak, pillerin geri dönüşümünü yasal bir zorunluluk haline getirmek ve dijital süreçlerde karbon ayak izimizi azaltacak adımlar atmak için örgütlü gücümüzü kullanmalıyız. Sadece hak arayan değil, yaşamı savunan bir sendikacılık anlayışını inşa etmeliyiz.

 

Kameralarımızı doğayı katledenlere doğrultmalı, kalemlerimizi iklim adaleti için oynatmalıyız. Unutmayalım ki, üzerinde yaşayabileceğimiz ve hikayelerimizi anlatabileceğimiz bir dünya kalmadığında, ne sendikaların ne filmlerin ne de ödüllerin bir anlamı olacak. Doğanın ve emeğin ortak mücadelesinde, nehirleri de dünyayı da sermayenin insafına bırakmayacağız.

 

Gürşat Özdamar

Sine-Sen Sinema Emekçileri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi

Basın Yayın Dairesi Başkanı